Turco

Intervista a on. Franco Frattini (in Turco)

WELCOME TO IZMIR

Izmir is the 3rd biggest city of Turkey after Istanbul and Ankara (the capital of Turkey) and she is the most european looking city of our country, situated on the west side by the sea on the Aegean Coast, her splendor is hard to describe. Mediterranean air is reflected on the people, in the local cuisine, and every other component of the city that you might think of. When you visit Izmir you have every shade of blue color on one side and every shade of green on your other side as the city is full of green areas. If you are a resident in Izmir, you don’t need to pay to go the gym because the beautiful city is full of open gym spaces in the green areas. You will eat a lot but you can burn all those extra calories easily, i also almost beg you to go to a “hamam” turkish bath in Turkey is a unique experience, you will lose all the damaged skin and relax and come out feeling like a newborn out of that steam and it will cost you only a few dollars! 

I would highly recommend you the exquisite fish cuisine in any of the restaurants you see open. If you find yourself wandering by the coast, make sure to stop by to taste the fish with lots of healthy side dishes made of vegetables and olive oil. I would also invite you to go to Konak, the center of the city a great place to go shopping, you should definitely stop by a “Kebap” restaurant and eat” doner” with white rice served with hot butter sauce on it. I just shared with you one of childhood memories. I can still feel the delicious smell of hot butter. If you are a vegan you will find lots of little fruit shops that will make you wonderful smoothies from fresh fruit. 

If you are a nightlife type, Alsancak is the place with different type of bars, you can enjoy every type of music from world hip pop to local melodies. If you are fresh out of the disco the eating routine hasn’t finished! Because the tradition is wonderful local restaurants for soup that will defiantly fascinate you! I personally adore the lentil soup, after long hours of dancing that’s what you need.

Local transportation is very reliable, easy and fast in Izmir. There is the metropolitan and there are buses that will take you almost anywhere, and it’s made easy for the elderly and disabled.

There are lots of cinemas that show contemporary movies with the American cinemas and they are shown in their original language with Turkish under titles. There are so many different shopping malls in which you can go shopping for international and Turkish brands, movies, attraction parks, and fast food and local restaurants.

Being the bay area, the city is particularly romantic by night time. There is ferry transportation during the day from different points. Since Izmir people are mediterranean people they are very sociable, friendly, hospitable people like you, therefore if you need help you will find it easily. English is one of the highly spoken languages in the society, besides lately most people have learned Italian, Spanish, German and French. There are  several good quality universities. There are also very good equipped hospitals.

Don’t forget to taste the great sandwiches at least once in a life time, one of them is named “Kumru” in which there are different types of salami that taste incredibly great, a different type of subway sandwich that you’ll love. 

When wandering by in Izmir at times and at certain spaces you feel like you are walking in Los Angeles or Miami, you will find some angles that resemble to Viareggio in Italy, in any case you will feel at home. Izmir has a lot to offer. Izmir’s people are very open minded and democratic, Izmir is a very safe city. Since living in Izmir is very healthy that led to generations of happy and beautiful people. Izmir is known for her beautiful girls and women. 

Besides the natural beautiful surroundings of Izmir, of course I recommend you to pay particular attention to Konak Square with “The Clock Tower”,  Cumhuriyet Square, Kizlaragasi Inn to have the best turkish coffee,  The Elevator for a great view, Sadirvan Mosque. By the way please sip the black tea while posting the photos you’ve taken during your unforgettable visit. You will have a great time! Go to Turkey and enjoy Izmir, you’ll love it!

COCUGUNUZ MU VAR DERDINIZ VAR!

Oglan cocuklari… Ahhhhhhhh, ah… Cocugunuz mu var, derdiniz var. Ahh, ah… Daha ne kadar ah ceksem az, dile kolay tam oniki yil! Bir daha dunyaya gelirsem tekrar dogurur muyum bilmiyorum!! Oniki  yasindaki oglumun odasindan yeni ciktim, ve calisma masasinin ustunde dun aksamdan kalan ici nar artigi ile dolu bir tabak, yaninda yerde iki adet bos su sisesi ve bos bir cips paketi buldum odasinda. Dolayisi ile ayaklarimdan basima ilginc bir sicaklik yukseldi ve daha derin nefes alma ihtiyaci hissettim. Kendisine sorunca, “Pardon anne, unutmusum iste, dalginlik ne yaparsin” dedi. Maalesef icimden gecirdigim duygulari paylasamayacagim sizinle! Sonunda sakinlestim, cunku anneyim! Buyuk olan benim, ve sabirli olmasi gereken benim. Belki cok banal gelecek cogunuza ama tekrar etmekte zarar gormuyorum. Cok zor is anne olmak. Yaklasik oniki yil uc ay once oglumu Amerika’da kucagima aldigimda dunyalar benim olmustu. Gercekten bir kadin icin tadilabilecek duygularin en guzeli. Gel gelelim bir kadinin basina gelebilecek en zor is! Hamilelik cok guzel, ozellikle ilk aylari, karninizda “Hey ben burdayim, geliyorum!” diye tekmeleyen, size ve sevdiginiz insana ait kucuk bir varligi hissetmek gercekten tanimlanabilmesi zor bir mutluluk… Bu ilk aylar, ondan sonra son aylar geliyor, ve karniniz o kadar buyuyor ki, aynada kendinizi taniyamaz ve yemek yiyemez hale geliyorsunuz, ve de hamileliginizin bitmesi icin gun sayiyorsunuz. Bu arada doktorunuz bazen bebekler 10 gun once dogarlar diyor, siz de dua etmeye basliyorsunuz artik bu tahammulu neredeyse imkansiz hale gelen durum biraz erken sonlansin  diye. Maalesef benim bebegim onbir gun sonra dogdu! Yani cikmak bilmedi, dolayisi ile dogdugunda herkes “ay ne tatli, kac aylik?” diye sorup durdu. Ben de “iki gunluk” deyip ilk gunlerdeki adrenalin fazlaliginin verdigi sarhosluk ile mutlu mutlu cevap verdim insanlara. Tabii yumuk yumuk elleriyle bebek olarak cok mahsumdu, dolayisiyle gec dogdugu icin kendisine olan sinirim cabuk gecti. Neyse butun bebekler gibi cok tatli bir bebekti, bir yil emzirdim ve tam uc yil dort ay bez degistirdim!! Bu zamanin sonunda bir daha bezli bebek gordugumde kafami baska tarafa ceviriyordum. Ama buyutmek dogurmaktan daha zormus bu bebekleri. O kadar cok emek, fedarlik ve zaman istiyorlar ki! Hele hele bir de okula basladirlar mi, baslasin senlik! Ah, ahh… Ben ki bu cocuga okuma yazmayi bes yasindayken ogrettim, onu ogrendi ondan sonra okulda hicbirsey yapmadi. Ogretmenleri ile konusurken, hep sikayet dinliyorum ”Oglunuzun dikkati daginik, odevlerini yapmiyor, dersi dinlemiyor”. Eve geliyorum “Cocugum odevlerini yaptin mi?” diye soruyorum, bana “Odevlerimi yapmak icin her aksam dua ediyorum anne bildigin gibi” diye cevap veriyor. Ya da mucizevi bir sekilde odevini yaparsa, sadece “odevini yapiyor” o kadar. Nasil mi? Soyle, “Annecigim tarih sorularini bitirdin mi?” “Evet, anne”. Icinizden Allah’in mucizelerine her zaman inandim diye dusunup artik rahat bir nefes alabilirim diye sevinirken, “Tamam, o zaman ben sana sorulari sorayim sen de cevap ver” diye basliyorsunuz konusmaya, oglunuz “Aaa, cevaplari ogrenmem mi gerekiyor du? Ben sadece sorular cevaplanacak zannetmistim” diye size karsilik veriyor. Adrenaliniz yine yukseliyor, bu kez sinirden! Belki bez degistirmek daha kolaydi, simdi ki derdim ise egitmek, egitebilmek… O ise daha cok sabir gerektiriyor. Zaman zaman simdi kafayi yemek uzereyim diye dusundugunuz oluyor. Oyle zamanlarda ben careyi annemi arayip icimi dokmekte buluyorum. Babamla konusmaktan kaciniyorum, cunku kendisi torununu duzeltmek niyetiyle Izmir’deki “Cocuk nasil buyutulur, cocuklar nasil ogrenir, cocuk psikolojisi, cocuklara nasil davranmali, zor cocuklar kolay hayatlar, anneler ve cocuklari, hayir demenin uslubu”  ve benzeri tum temalarini isleyen yayimlanmis tum kitaplari satin alip evde kendi kendine doktora yapti. Benimle telefonla konusurken sanki bana tezini yazdirmak istiyormus hissini veriyor, bu nedenle kendisiyle dertlesmekten kaciniyorum. Bak kizim Thomas Edison da sinifta kalmis diye baslayip kalan yirmidokuz dakika boyunca her cocugun olgunlasma zamaninin ayri oldugunu ve benim de sadece sabirli olmam gerektigini buyuk bir heyecanla anlatmaya basliyor. Buna inansam da boyle zamanlarda ben de tekrar oniki yasima donmek istiyorum… Yani hayatin agir geldigi, sorumluluklardan kacmak istedigim zamanlarda. Malum insani zor zamanlarda ayakta tutan cocuklugunda yasadigi o guzel anilardir. Italya’da yasamak acik hava muzesinde yasamak gibi bir sey. Her taraf tarih kokuyor, sehirde muthis bir enerji var. Ama elbette Italya’da yasiyorsunuz demek sorunsuz yasiyorsunuz demek degil. Ne diyordum? Annelik… Anne olmanin bu kadar zor oldugunu bilmezdim. Hele hele gec olgunlasan oglan cocugu annesi iseniz isiniz daha da zor. Simdiden beni okuyan bazi oglan annelerinin baslarini salladigini gorebiliyorum. Hayatimi oglum olmadan dusunmem cok zor, o benim herseyim. Ben de anne olmayi ondan ogreniyorum, evet haydi ders calis dedigimde oturup ders calisan ve muz yediginde kabugunu odanin ortasina atmayan bir cocugum olsaydi elbette daha mutlu olurdum. Yine de oglumdan baska birinin annesi olmak istemezdim, yine de o olmasaydi hayatim bu kadar alinmasi guc kararlarla dolu, guzel ve macerali olmazdi. Anlasilan babam hakli, herseyin herkesin bir zamani var, ve anne omak sabirla o zamani dort gozle beklemek demek, cunku bebekler kullanim kilavuzlariyla dogmuyorlar, sadece yureginiz ve ic gudulerinizin yardimiyla yaptiginiz bir meslek bu, bunu anladim. Firsattan istifade anne ve babama, bana ve kardesime verdikleri emek icin tesekkur ediyorum. Cok yorulmuslar meger, simdi anliyorum. Sevgiyle kalin. Tum anne ve babalara anlayis dolu selamlar!

With love from Italy!

Hepinize merhaba, merhaba Mus, merhaba Istanbul, merhaba Hakkari, merhaba Izmir, merhaba Hamburg! Merhaba benim guzel okurlarim! Bundan boyle sizinle burada bulusacagiz. Adim Selin, sizin yasinizdayim, kac yasinda olursaniz olun ayni frekanstayiz, ve birbirimize cok benziyoruz, yoksa su an bu yaziyi okuyor olmazdiniz. Sizin gibi hayallerim var… Belki bir gun alisveris yapan robotlar cikar, ya da internet’ten siparis verme aliskanligi edinirim de markete gitmek zorunlulugundan kurtulurum, Paris’i gormeyi istiyorum… Sizin gibi endiselerim  var… Acaba Izmir’e geldigimde annemin tatlilarini yemegi birakmali miyim? Yoksa oglen tatli yersem aksam yemeginde sadece  yagsiz tuzsuz salata yemek zorunlulugu olan yasa erdim de benim haberim mi yok?  Hala hos bir erkek bana guzel bir pirlanta hediye edecek diye hayal kurmali mi, yoksa kendime bir kac maas ayirip kucuk de olsa bir pirlanta hediye etme zamani geldi mi? Bugunlerde bu acabalarin sonu gelmiyor… Biraz kafam karisik. Kendimi farkli hissediyorum, degisim ruzgarlari hafif hafif esmeye basladilar… Belki mevsimdendir, kimbilir… Sonbaharin ortasindayiz, her taraf sapsari yapraklarla kapli, gunesin yakici sicakligi artik yok ama icinizi isitan o guzel rengi heryerde, sanki yaz mevsimiymis gibi bir sevinc kapliyor icimi etrafa bakarken. Eylul ortasindaki Turkiye ziyaretimi dusunuyorum,Torino Belediye Baskani  Piero Fassino’ya Turkiye ziyareti sirasinda yaninda olacagim diye verdigim sozden dolayi, okullarin acilmasina ragmen bir haftaligina tekrar Turkiye’ye dondum. Cok da mutlu oldum, Fassino Turkiye’yi cok begendini soyledi ve ozellikle Izmir’de memnuniyeti gozlerinden okunuyordu. Turk-Italyan biri olarak bu memnuniyetten cok gurur duydugumu soylemeliyim. Izmir Belediye Baskani Aziz Kocaoglu’na da saygilarimi yolluyorum. Turkler cok guzel ev sahipligi yaptilar, Italyanlar da Torino sehrini cok guzel tanittilar. Umarim bu iki ulke arasindaki turistik ziyaretler ciddi olarak artar. Elbette bir hafta cabucak uctu gitti, tam annem ve babam beni simartmaya baslamislardi ki kendimi yine Floransa’da hayatin beni bekleyen butun sorumluluklariyla basbasa buldum.Yazin tadi damagimda kaldi, ama sonbaharin bu sari renklerine de veda etmek istemiyorum, yerdeki sari yapraklarin sundugu atmosferin bambaska bir tadi var.Turkiye’den Erol Evgin’in bir cd’sini getirdim. 1980’li yillarin sarkilari, unutulmaz sarkilar, hep icimizde olan unutamadigimiz melodiler… Bu guzel cd’yi ozellikle arabada, Floransa’nin hergun gordugum tarihi guzelliklerinin arasinda yogun trafikte stress olmamaya calisirken dinlemek bana cok iyi geliyor. Sarkinin dedigi gibi, “Bir tanem soyle canim ne dilersen dile benden…” Belki birileri beni dinler, ve dileklerim birgun gercek olur…  Mutlu olmayi diliyorum, Bebek’te cok guzel insanlarla yedigim o muthis keyifli aksam yemegini bir daha yemegi diliyorum, annemle tekrar kadinlar hamamina gitmeyi, hatta en yakin Italyan kiz arkadaslarimi da bir  Turk hamaminda misafir etmeyi diliyorum, her ne kadar oniki yildir anne olsam da, sonsuza dek annemin ve babamin guzel kizi olmaya devam etmek istiyorum… Aklima geldi kiz kardesime sormam lazim, bana hatirlatin lutfen, kendisi annemin cep telefonuna “bitanem” diye kendini, “canim kizim” diye beni kaydetmis. Anlayamadigim nokta o neden “bir tane”, benim lakabim ise sadece mektup basligi? Neyse…  Nerede kalmistik, evet mutlu olmak istiyorum, Turkiye’mi SIK SIK  kucaklamak ama Floransa’mdan da vazgecmemek… Biraz zor, ama onemli olan istemek .Turkiye’de dogmus olmaktan cok mutluyum, ayni sekilde Italya’da yasiyor olmaktan da… Zaman gectikce birbirimizi daha iyi taniyacagiz, lutfen bana yazin. Simdilik bu kadar. Mutlu olun, mutlu kalin. Hayal kurmayi unutmayin, hayat guzel ama bazen zor, ancak hayaller bizi her daim gulumsetme gucune sahipler. Aklinizda olsun, kendinize mutluluk borcunuz var. Alla prossima! (Bir dahaki sefere gorusmek uzere!)